Sen Öyle San
( 15 Temmuz 2012 / İndigo Dergisi'nden )
Öyle San… Bu sözcükleri, kim bilir kaç kez söylemiş veya içimizden geçirmişizdir. Olma ya da olmama ihtimalini, karşıdakinin tercihine bırakan bir emir. Öyle zannet, diye de kullanılır ancak, bu kastedilmek istenenle örtüşmeyebilir, Arapça kökenli zan, şüphe ve suç unsuru içerir. Kelimelerin sözlük anlamlarıyla, güncel yaşamda kullanılış farklılıkları, öğretilmiş aklımızda farkında olmadığımız karışıklıklara neden olur. Sanat (SAN-AT), çok geniş alanlı, anlatım ve yaratıcılık yöntemlerinin tümüdür. Yazılı veya görsel her yaratılmış karşısında, bireylerin algıları ve duyguları farklıdır. Aynıda birleşmek, sanatçının kastedişiyle, diğerlerinin hisleriyle bütünleşmek neredeyse imkânsızdır.
Leonardo da Vinci’nin ölümsüz eserlerinden, gizemini hala koruyan Mona Lisa tablosuna bakanlar, önceden akıllarına sokuşturulmuş veriler doğrultusunda düşünürler. Yıllar boyu, modelin kimliği, yüzünün iki yönlülüğü, arka plandaki Çin etkisi spekülasyon konuları olmuş, geçmişten günümüze, eserle ilgili ön yargı oluşturulmuştur. Eserin bahsi geçtiğinde veya burada olduğu gibi, görüldüğünde ilk yargı bir tarafı gülen diğer tarafı üzgün bir kadın yüzüdür. Ellerin konumuna bakıp, sağ el üzerindeki bombeyi fark eden azdır. İnsan anatomisini çok iyi bilen Loenardo bir mesaj mı vermek istemiştir? El doğuştan mı öyledir? Sonradan oluşmuş bir anomali midir? Bilinmez, elimizdeki tek gerçek, Leonardo’nun yaptığı bir kadın tablodur.
Yaşam; sanattan siyasete, tarihten mitolojiye, dinden kültüre her alanda, yaratılmış tablolarla dolu. Doğumumuzla, hepsinde maddi, manevi yerimizi alıyoruz. Yaş aldıkça yaratıyor ve sanatımızı konuşturuyoruz. Yaratanların ve yaratılanların çeşitliliği, öğretilmiş aklın oyunlarıyla geçinip giderken, şimdilerde bir şeyler yetmemeye başladı ve kavramsal sınırlamaların farkındalığı yükseldikçe, anlama arayışları arttı. Yaratılmışları algılayışımız özde değişti. Bilinçaltı yüksekliklerinden gelenlerle, bilinçtekinin uyumsuzluğu değişimi ve ona olan direnci körüklüyor. Ya bir resme takılıp kalınıyor, ya da yaratılmamış resimlerin olası yaratıcılarının peşinden koşuluyor. Kavramlara dışarıda/n sahip aranıyor. Oysa kimse onların sahibi değildir, onlar yönlendirmek ve anlayışı geliştirmek için sembollerdir. Bu fark edildiğinde ve serbest bırakıldığında yaratıcılık eyleme geçer. Tablolar yaratıcının, yaratım anındaki duygu, düşünce ve modelleriyle vücut bulur. Verilmek istenen mesaj, öyle sansın veya öyle zannetmesin gibi farklı görünen aslında aynı kapıya çıkan şifreler içerir. Şifrelerin gizemi sanrıların, zanların ötesindeki düşüncelerle çözülür. Düşünceler yorumlayıcı veya yargılayıcı olmadığında, yaratıcı zihinle karşılaşacak ve gerçek yaratım başlayacaktır.
Yargı sürecindeki mahkemelerde tüm taraflar, zanlı, mağdur, avukat ve hâkim karar için birlikte bulunurlar. Gerçeği ortaya çıkarmak için uğraş verirler. İnsanoğlu da düşünce boyutunda, yaşamının büyük bir bölümünü mahkemedeymiş gibi rollerin hepsini birden üstlenerek geçirmekte. Olan biten karşısında savcı, avukat veya hâkim, bir rolden ötekine ışıktan bile hızlı bürünebilmekte. Kendisinden istenmeyen, beklenmeyen bu roller, aslında bildiği şeyleri, olduğu kişiden ayırabilmesine yetmiyor. Düşünceleri serbest bırakmadığı, semboller arasında sıkıştığının farkına varmadığı müddetçe de yetmeyecek. Kelimelerin sözcük anlamları ardındaki şifreler, sembollerle uğraşmak yerine, o sözcüğün ilk anda çağrıştırdığı, zihinde uyandırdığının, o zihin için önemli olduğu gerçeğinden hareket etmek, yaratıcılığı tetikleyecek ve kişinin kendi gerçeğine dokunmasına yardımcı olacaktır.
Bir sembol ne kadar özel olursa olsun, ne yüklenmişse yüklensin ifşa edildiğinde, o genelin olur. Genel artık onu istediği gibi kullanır. İyi kötü, güzel çirkin yoktur, yorum ve yargı kullananındır. Her kelime-sembol kişinin özeli olmuştur, neleri, niçin, nerede kullandığı bir diğerine dokunmadıkça sorgulanamaz. Sorgulaması gereken sahiplenendir. Neden? Mutlağa ulaşmak. Mutlak gerçek tektir, herkes ona ulaşmak için önce kendi gerçekliğini keşfetmek zorundadır.
Kaynak: Ümit Çilingiroğlu - Astroloji: Temmuz 2012 “Sen Öyle San”













Öncelikle, renk ve kırmızı bilgilerimizi tazeleyelim; sonunda, başlığın bilincimizde uyandırdıklarını bir kez daha düşünelim. Renk, ışığın değişik dalga boylarında, gözün retinasına ulaşması ile ortaya çıkan bir algılama, fizyolojik bir olaydır. Bu algılama, ışığın maddeler üzerine çarpması ve kısmen soğurulup kısmen yansıması nedeniyle çeşitlilik gösterir ve bu renk tonu veya renk olarak adlandırılır. Psikolojik sistemde renk, beynimizde uyaran ve uyanan bir durumdur. Fizikte renk, titreşimdeki ışık dalgalarından ibarettir. En uzun dalga boyuna sahip olan kırmızı, canlılık ve dinamizmle ilgili bir renktir. Fiziksel olarak, ataklığı, canlılığı ve duygusal bağlamda bir işi sonuna kadar götürme azmi ve kararlılığını gösterir. İştah açar. O yüzden, dünyadaki gıda firmalarının çoğu logosunda kırmızıyı kullanır. Tansiyonu yükseltirken kan akışını hızlandırır. Boğaların kırmızıya saldırdığı sanılır, oysa boğalar renk körüdür. Kırmızıya değil, kendilerine sallanan koyu renkli beze saldırır. Arenalarda kırmızı kullanılması boğalardan ziyade seyircileri heyecanlandırmak içindir. Yapılan deneysel çalışmalarda kırmızının, fiziksel performansı yükselttiği, zihinsel konsantrasyonu ve motivasyonu düşürdüğü gözlenmiştir. Astrolojide Koç Burcu ve yönetici gezegeni Mars’ın rengidir.
Bilinç; kişinin kendisine, diğerlerine, çevresine ve içinde yaşadığı iç ve dış dünyaya ilişkin genel farkında olma halidir. Bir hipoteze göre; bilinç tamamen fiziksel/somut/maddi bir kavramdır ve zaman olarak yaklaşık 0.1 saniye, mesafe olarak 10ˉ15 metre ve enerji olarak 10ˉ15 Joule seviyelerinde var olur ve çalışır. Dolayısıyla fiziksel olarak kuantum fiziği alanı içindedir ve kuantum fiziği ilkeleri ve yasaları kullanılarak çözümlenebilir. (Erol M. Schrödinger Equation and Function: Basics and Concise Relations with Consciousness/mind, NeuroQuantology, (2010), 8(1), p.p.101-109.)
Zaman gelir hak ve özgürlükler için canını verir. Sanat uğruna kılıktan kılığa girer. Venüs denince, akıllara güzel bir kadını getiren gezegenin, yalnız kadınlar üstünde değil, erkekler üzerinde de güçlü etkisi vardır. Güneşimize uzaklık bakımından ikinci sırada olan gezegenin bir yılı 224.7 Dünya günüdür ve kendi ekseni etrafında diğer tüm gezegenlerin aksi yönde döner.
En hızlı yayılan şey olarak bilinen ışık, karanlıkları aydınlatarak, göremediğimiz, görmek istemediğimiz şeyleri adeta gözümüze sokar. Günümüzde dünya genelinde yaşanan kadına şiddetin altında yatan nedenlerin başında, bu göze girilirlik gelmekte. Başa çıkılamaz güce eriştiği zannedilen dişi veçhe, madden ve manen yok edilmeye çalışılmakta. Aslında yok sayılmak istenen, yaşamın tamamlayıcısı olan öteki yarı. Gerçekte, herkesin içinde var olan dişil gücü yok etmek mümkün değil. Yok farz etmek, kendini kandırmadan öte gitmez.
Burcun yöneticisi Güneş’tir. Doğum gününe göre hazırlanan bir haritada, Ben’i sembolize eden Güneş, hangi konumda olursa olsun, haritanın hâkimidir. Hayatımızı, haritayı aydınlatan Güneş, her doğum günümüzde, doğduğumuz zamanki yerindedir ve o gün hepimizi Aslan enerjileriyle donatır. Güneş yaratıştır. İçimizde olan yaratıcılık potansiyelinin açığa çıkmasına yardımcı olur. Hepimizde farklı şekil ve yerlerde açığa çıkardığımız bir Aslan’lık vardır.
Kitaplı dinlerde, kaderin doğuştan yazılı olduğundan bahsedilir. Din ulemaları "‘Kader’in değişmesi de ‘kader’dendir" diyerek, ‘kader’in değişebileceğine işaret ederken; değişimin yüce yaratan tarafından bilinirliğini vurgularlar. "Tarih tekerrürden ibarettir" diyen tarih bilimciler, benzerlerin tekrarlanan süreçlerle yeniden vuku bulduğunu, insanoğlunun yüzyıllar boyunca kısır döngüler içinde dolanıp durduğunu söylerler. Her iki savı da doğru kabul edersek; insan yaşamının kazanmak üzerine kurulabileceği, acılara, kavgalara ve güç savaşlarına son verilebileceği gerçeğini de kabul etmeliyiz. Ütopya gibi gelen salt gerçeklikte budur. Kader ise savaşmak, hedef; her iki taraf içinde en uygun olanda birleşmek ve kazananın kaybeden olmadığı, bir gerçeklik yaratarak kısır döngüyü kırmak olmalıdır. Böylece, bir kere kırılan döngü, tekrar etmemek üzere bozulmuş olur. Ne kadar kolay; bir avuç harf, birkaç kelime, iki üç noktalama işaretinden cümle oluştu, bu kolaylığı ne yazık ki yaşamda görmemiz mümkün değil. İnsanoğlu kendini zora odaklamış; hani ne derler, Nuh demiş peygamber dememiş misali, yüzyıllar boyu basiti görmemek için, zoru hedeflemiş. Şimdiye kadar da istediğine ulaşmak için mücadele etmiş. Bir zamanlar, He-man çizgi dizisinin kahramanı kılıcını kaldırır, “Güç bende artık” derdi, o bölümü kahramanlıklarıyla sonlandırırdı, ta ki çizeri yeni bölümde yeni mücadeleleri yazana kadar, o kahramandı, o liderdi.
Bizim delimiz, akıllımız demek daha olur, Parke Kunkle isimli bilim insanı bir astronom. Parkle, dünyadan bakılarak konuşlandırılan, 2000 yıl önceki zodyakla şimdiki zodyakın aynı olamayacağını, dünyanın presesyon(precession) hareketinin buna engel olduğunu, uzay düzleminde dünyasal hesaplamaların değiştiğini, buna bağlı olarak zodyakın da değişmesi gerektiğini, 12 değil 13 burç olmasının daha doğru olduğunu ve bununda Ophiuchus yada Yılancı(Serpens) burcu olduğunu söylemiştir. Presesyon eksen kaymasıdır, dünyanın her gün etrafında döndüğü eksenin eğimindeki batıya doğru kayış, Mart ve Eylül aylarındaki gün dönümlerinin biraz daha önce meydana gelmesine neden olur. Ancak dünya ekseni yaklaşık olarak 26000 yılda tam bir dairelik devinim(döngü) gerçekleştirir. Sırp jeofizikçi ve gökbilimci Milutin Milankoviç’in teorisine göre, şu anda yerküre yörüngesel düzleminde 23.44'lik bir eksen eğikliğinde olup aşağı yukarı en uç değerlerin ortasında yer almaktadır. Bu eğiklik yerkürenin döngüsünde yaşanan düşük evresi içerisinde yer alır ve yaklaşık olarak M.S. 11.800'de minimum değerine ulaşacaktır, yani eksen kaymasının tam etkilerine daha çok zamanımız var. O zaman geldiğinde, değişecek o kadar çok şey olacak ki, öncelik burçlarda olmayacak. Eksen kaymaları sadece dünyamızda değil tüm gezegenlerde yaşanmakta ve tüm sistemimiz büyük değişime doğru yol almakta.
Aşağıdaki şekilde burç kaymaları görülebilir, içteki halka modern ve klasik astrolojinin kullandığı tropikal (mevsimsel) zodyak, ortadaki vedik/hint astrolojisinde kullanılan sideral zodiak ve en dıştaki de kaymayı ve 13 burcu gösteren zodyak. Her ne kadar 13. Burç gibi önerilse de Yılancı/Ophiuchus, araya sıkıştırılarak, ki bu yer doğrudur, görsel olarak Akrep burcu yakınındadır ve ona dokuzuncu burç olarak zodyakta yer verilmiş, normal sıralama devam ettirilerek Balık Burcu 13. Burç olmuştur.
Düşündüren çocuk masallarından, Üç Ayı Hikayesi (Goldilocks and the Three Bears) ilk olarak 18’inci yüzyıl başlarında İngiltere’de anlatılmaya başlanmış. Hikaye bu ya, eski zamanların birinde, üç bireyli ayı ailesi yaşarmış. Bir gün, yemekleri çok sıcak olduğu için koşuya çıkmışlar. Goldilocks isimli küçük bir kız, evin boşluğunu fark edip eve girmiş. Annenin yemeğinden tatmış çok sıcak demiş, babanın yemeğinden tatmış çok soğuk demiş, sonunda çocuğun yemeğini tatmış, bu tamam deyip yemiş. Uykusu gelmiş ve gidip annenin yatağına yatmış, yatak çok yumuşakmış beğenmemiş, babanın yatağına yatmış sertmiş yatamamış, sonunda çocuğun yatağını uygun bulmuş, orada uyuya kalmış. Ayı ailesi eve gelince olanların farkına varmış ve köpeğin ailesini bulup arkadaş olmuşlar. Çeşitli versiyonları olan, günümüze kadar değişerek gelen hikayede verilmek istenen mesaj aynı kalmıştır. Mükemmel tek değildir, kişi kendine göre mükemmel bulduğunu seçer. Hayat boyu istediğimiz sonuçlara ulaşmak için, elimizdeki tüm malzemeleri dengeleyerek, seçimsel kararlarımızın getirdiklerini yaşarız.
Herkes 21.12.2012 tarihine odaklanmış, birçok felaket senaryosu üretilmekte, yaşam şartlarının ağırlığı, gelecek endişesi bugünü unutturmuş. İnsanlar şimdide yaşanan şiddeti geçiştiriyor veya görmezden geliyor. Gemisini kurtaran kaptan gibi su yüzünde kalmaktan önemli başka şey kalmamış. Oysa dinsel ve ruhsal bütün öğretiler, bireysel yükselişe önem verirken, diğerlerini ve çevreyi yok saymaz. Sen yüksel de gerisi ne olursa olsun demez, öyle bir değişim, dönüşüm yoktur. Bütünün bütünlüğü, bütün kalması çok önemlidir.
1996 yılında, belli anahtar kelimelerle ilgili bilgileri, internetten toplayıp depolamak ve gelecek tahminleri yapmak üzere hazırlanan bir program, evrensel kolektif bilinçaltını yorumlamak üzere konuşlandırılmış. Webbot Projesi diye isimlendirilen sisteme göre, tarihlendirmelerde 21.12.2012 ile Nisan 2013 arasında herhangi bir gelecek tahmini olmadığı gibi bu zaman aralığı karanlık zaman olarak bildiriliyor. Bu sanal kahin, belki de zirve yapan Güneş patlamalarıyla oluşacak kaosu, buna bağlı oluşabilecek manyetik kutupların ani yer değiştirmesiyle yaşanabilecekleri işaret ediyor.
Dalga denilince su çağrışır. Öğrenilmiş akla dalgalı denizler, sular gelir. Her ne kadar, deniz ve okyanuslardaki dalgaların büyüyerek zararlara neden olacağı, bir dönem yaşayacaksak da, gelmekte olanlar çok farklı. Dalga, uzay zamanda yayılan ve enerjinin taşınmasına yol açan, bir yerden başka bir yere uzanan titreşimlerdir. İki dalga buluşup birbirinin içinden geçerken, etkilerini birleştirerek güçlerini arttırırlar. Harmonik dalgalar, bir eksen üzerinde her iki yöne de gittiği, başlangıç ve sonu olmadığı için sonsuza uzanırlar.
Vitrinden işportaya seçim çağrıları, “Büyük İndirim!”, “ Gel vatandaş gel”!, “En ucuzu bizde!”, “ En kalitelisi burada!”, “En güzeli bende...”. Evden pazara, okuldan işe yaşamın tüm alanlarında, ihtiyaca göre belirlenen alımlar kişinindir. Ödenen bedel karşılığında doğal olarak, hak görülenin en iyisi, en güzeli istenir. Ebeveynin izni, öğretmenin notu, işverenin ücreti veya sahip olunacak meta, ödenen bedellere ve hak edilene göre belirlenir. Ancak kıldan ince kılıçtan keskin, adalet terazisinin dengesini bulmak kolay değildir. Genellikle, istenenle verilenin eşleşmediği durumlar sıkıntı yaratır.